Platform

Önsöz

Mevcut Dönem

SSCB’nin çöküşü Soğuk Savaş’a bir son verdi. Fakat bu durum ne kapitalist sömürüye ne emperyalizme ne de küresel bir savaş tehdidine bir son verdi.

Tersine, SSCB’nin çöküşü, kapitalist sistemin işleyişinin kendisine has etkenlerinin bir sonucuydu. Bunlardan ilki, dünya ekonomisinin küresel kriziydi. 70’lerin başından beri (“sosyalist” ya da “merkezi” gibi görünen) ister devletçi ekonomiler isterse de kendinden menkul “özgür dünyanın” sözde “karma” ekonomileri olsun bütün kapitalizmler artan oranda bir durgunluk kriziyle karşılaştılar. Bu durum kapitalizmin bir başka birikim döngüsünün aşağı evresine ulaşmış olmasının bir sonucuydu. Bunun ilk işaretlerinden biri ABD’nin 1971’de doların değerini düşürmesi ve bunu takiben de emperyalizmin savaş sonrası ekonomik düzenini şekillendiren Bretton Woods Antlaşması’nın çökmesiydi. Bu ABD’nin büyümesindeki yavaşlamayı dünyanın geri kalanına ödetme girişimiydi.

İkinci işaret ise SSCB ekonomisinin kendi durgunlaşmasıydı. Bu, savunucularının öne sürdüğü gibi “gerçekten var olan sosyalizm” değil, devletin klasik burjuvazinin yerini aldığı kapitalizmin özgün bir biçimiydi. Devlet iktidarı üzerindeki tekeli sayesinde SBKP, ayrıcalıkları nesilden nesle aktararak yeni egemen sınıfın aracına dönüştü.

Buna ek olarak SSCB’nin görece zayıf olması gibi bir durum da söz konusuydu. Ekonomik durgunluğa ABD ve Batı’ya kıyasla görece teknolojik geriliğinde eklenmesi, militarizmi destekleyecek ekonomik tabanın zayıf olması anlamına geliyordu. 70’lerin ve 80’lerin eşi benzeri görülmemiş silahlanma yarışında, SSCB ekonomisi ABD devletinin harcamalarını yakalayabilecek bir konumda değildi. Gorbaçov’un silahlanma yarışına son verme ve ekonomiyi yeniden yapılandırma girişimleri, egemen sınıf içerisinden gelen sabotajlar ve çözmeye çalıştığı ekonomik krizin kendisinin dayattığı manevra alanının darlığıyla karşı karşıya geldi.

Bütün bu etkenlerin birleşmesi en sonunda 1991’de SSCB’nin çöküşünü doğurdu.

Mevcut dönemin tarihi bu nedenle iki şeyi doğrulamaktadır;

  1. Ekonomi üzerindeki tam devlet kontrolü (yani sözde merkezi planlı ekonomi) sosyalizm değildir.
    Gerçek bir sosyalist ekonomide üreticilerin kendisi insani ihtiyaçlar temelinde ne üretileceğine kolektif olarak karar verirler. Bu durumda ekonomik planlama, emek gücünün toplumun öncelikleri doğrultusunda akılcı bir şekilde idare edilmesi sorunudur. Dolayısıyla sosyalist ekonomide eski SSCB’de deneyimlenmiş türde bir ekonomik kriz olmaz.
  2. Ne kapitalist devletin kendi değer yasasının bastırma ya da düzenleme girişimleri, ne de ona özgür ifadesini (sözde market yasası) vermek gibi ulaşılamaz fanteziler kapitalist ekonomiyi dünya krizinden kurtarabilir.

Ekonomik krizi idare etme çabalarına rağmen, önde gelen ekonomik güçlerin 7’ler Grubunun antlaşmalarına ve uluslararası borçların ertelenmesine rağmen, mikro-çip devrimine rağmen ve sosyal devlet ile emeklilik ödemeleri tarafından tamponlanan kapitalist yeniden yapılanmaya rağmen, kapitalist birikimin temel sorunları var olmaya devam etmektedir. Bunların temelinde de artı değerin kronik kıtlığı yatmaktadır ki bu kıtlıkta sermayeyi işçi sınıfını hem mutlak hem de görece olarak daha da fazla sömürmenin yollarını bulmaya itmektedir.

Genel durum ve İşçi Sınıfı İçin Perspektifler

Bugünkü sınıf ilişkilerini incelemeye çalışalım. Bir yandan mevcut olan ekonomik krizin derinliği ve bunun sonucu olan emperyalist savaş tehdidi ile diğer yandan proletaryanın bu krizlere karşı geliştirdiği tepkinin düşük düzeyi arasında, dev ölçekli bir dengesizlik söz konusu. Sermayenin üretim ve dağıtım üzerindeki gerçek egemenliği artan oranda toplumsal ve politik ilişkilerin tümü üzerinde tam bir egemenliğe dönüştü. Burjuva ideolojisi sosyal demokrat partiler ve sendikalar aracılığıyla işçi sınıfına derinden nüfuz etmiş bulunuyor. Böylelikle de işçi sınıfının krizin etkilerine direnme çabalarına daha doğuşunda boğmaya çalışmaktalar.

Bazen bir ulusal üretimin bütün bir sektöründe gerçekleşen grevler bile milliyetçilik, işleri bir seferde tek bir işletmede değiştirme fikri ve bireycilik tarafından her tür dayanışma ve sınıf birliği duygusu bastırıldığı için genişletilemiyor. Aslında bu burjuvazinin solunun işçi sınıfı içerisine soktuğu kapitalist ideoloji biçimleri tarafından yapılıyor. Kapitalizmin sendikalar ve kapitalist solun partileri yoluyla işçi sınıfı üzerindeki egemenliği, Marx’ın “toplumsal ilişkilerin maddileşmesi” dediği şeyin somut ifadesini oluşturuyor. Tarihsel kökenleri ne olursa olsun bugün bütün bu örgütler sermayenin totaliterliğinin maddi araçları durumundalar. Onlarla sadece eleştirirken değil hem politik hem de örgütsel olarak bu sıfatlarıyla yüzleşmek gerekiyor.

Kapitalizmin sınıf mücadelesini frenlemekteki bu şüphe götürmez başarısına rağmen çelişkileri sürmekte. Marksistler olarak bizler biliyoruz ki bu çelişkiler sonsuza kadar frenlenemezler. Bu çelişkilerin patlaması ise kaçınılmaz olarak devrimin zaferi ile sonuçlanacak denemez. Emperyalist çağda küresel savaş, sermayenin çelişkilerini “kontrol etme”, geçici olarak çözme aracıdır.

Ne var ki bu gerçekleşmeden önce burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki politik ve ideolojik hâkimiyetinin kırılma olanağı bulunmaktadır. Diğer bir deyişle, kitlesel sınıf mücadelesinin ani dalgalarının oluşma olasılığı bulunmaktadır ve devrimciler bunlar için hazır olmalıdır. İşçi sınıfı bir kere daha da inisiyatif alıp sermayenin saldırılarına karşı kendi kolektif gücünü kullanmaya başladığında, devrimci politik örgütlerin burjuva solunun güçlerine karşı yürütülmesi gereken politik ve örgütsel kavgaya önderlik edebilecek bir konumda olmaları gerekir.

Birbirine takip eden her mücadele dalgası, ancak devrimcilerin örgütü ve programı bunlardan güçlenerek çıkarsa devrim için bir hazırlık olabilir. Bu da ancak devrimci program (ve onu savunan örgüt) mücadelenin kendisi yoluyla işçi sınıfının derinlerine köklerine salabilirse mümkündür. İşçi sınıfının tarihsel deneyimi bunu kanıtlamaktadır.

1905 Rus Devrimi tam da 1917’ye götüren devrimci programın önceki kavgalardan güçlenmiş olarak çıkması anlamında 1917’nin hazırlanmasıydı. Bugün ilk bakışta sınıfın malubiyetiyle sonlanmış olsa bile aynı zamanda devrimci güçleri güçlendiren böylesi genelleşmiş, isyancı bir çatışma döneminin olacağının bir güvencesi yok. Buna rağmen kesin olan bir şey var ki, böylesi bir kitlesel hareket, devrimci fikirler bütün işçi sınıfı içerisinde politik ve örgütsel olarak sağlam bir biçim alamazsa, her yenilginin genel tarihsel ölçeği de buna orantılı olarak artacaktır. Sınıfımızın özgürleşmesinde maddi bir güce dönüşebilmeleri için işçi sınıfına onun kendi tarihsel deneyimlerinin derslerini götürmek proleter politik örgütünün görevidir.

Devrimci Parti İçin Enternasyonal Büro

Enternasyonal Büro, İtalya’da ki Enternasyonalist Komünist Parti (PCInt) ve Britanya’da ki Komünist İşçiler Örgütü’nün (CWO) ortak inisiyatifiyle 1983’de kuruldu. Bu inisiyatifin iki temel nedeni vardı. Bunlardan ilki proleter politik kamp içerisinde hâlihazırda mevcut olan bir eğilime örgütsel bir biçim vermekti.

Bu inisiyatif de Battaglia Communista tarafından çağrısı yapılan ve 1977-1981 arasında gerçekleştirilen Enternasyonal Konferanslar’dan çıktı.

Bu konferanslardan sonuncusuna katılımın şartları CWO ve PCInt’in Üçüncü Konferansta oy verdiği 7 maddeydi. Bunlar şunlardı;

  • Ekim Devriminin proleter bir devrim olarak kabulü.
  • Üçüncü Enternasyonal’in ilk iki Kongresi tarafından ortaya konan Sosyal Demokrasi ile kopuşun kabulü.
  • Devlet kapitalizminin ve öz-yönetimin kayıtsız şartsız reddi.
  • Burjuva partileri olan Sosyalist ve Komünist Partilerin reddi.
  • Proletaryayı ulusal burjuvaziye tabi kılan bütün politikaların reddi .
  • Marksist doktrini ve metodolojiyi proleter bilim olarak tanıyan bir doğrultuda devrimcilerin örgütlenmesine yönelik bir yönelim.
  • Enternasyonal toplantıların, devrimci sınıf hareketine ve proleter iktidarının kendisine politik rehberlik yapmak için kaçınılmaz bir politik organ olan Proletaryanın Enternasyonal Partisine giden sürece katkı sunmak amacıyla, devrimci grupların, işçi sınıfına yönelik olarak yürüttükleri etkin politik müdahaleyi koordine etmek için yürüttükleri tartışma çabasının bir parçası olarak tanınması.

İkinci neden ise kapitalizmin derinleşen krizi politik bir tepkiye yol açtıkça uluslararası sahneye yeni çıkan örgüt ve bireyler için bir odak olarak hareket etmekti. Sürece bakıldığında, Büro’nun varlığının ilk on yılı pek de sınıf mücadelesinin kitlesel bir uyanışına sahne olmadı. Tersine, daha önce de dediğimiz gibi, işçilerin sermayenin artan saldırılarına cevabı ne kadar militanca olsa da (1984-85 Britanya madenciler grevinde ya da uzun süreli İspanyol tersane işçilerinin mücadelesinde olduğu gibi) kısmi mücadeleler ile sınırlı kaldı ve sonuç olarak da yenildi. Dolayısıyla, milyonlarca işçinin yaşam düzeyinin düşmesi, artan kemer sıkma politikaları, iş koşullarının ve emek gücünün satılması koşullarının kötüleşmesi pahasına uluslararası sermayeye nefes alma zamanı tanınmış oldu.

Bu bağlamda, 80’ler boyunca proleter politikaya yeni katılanların görece az oluşunda şaşırtıcı değildir. Ortaya çıkanların birçoğu da politik yalıtılmanın ağır basmasıyla sonradan kaybolup gitmiştir. Yinede, olumsuz nesnel koşullara ve kendi mütevazı güçlerimize rağmen Büro’nun örgütsel varlığı sağlamlaşmıştır. Dünya çapında iletişimin sorumluluğunu taşıdığı ve mümkün olduğunda bağlantıda olduğumuz politik unsurlarla yüz yüze toplantı ve tartışmalar örgütlediği gibi, DPEB son yıllarda önemli anlarda enternasyonal duyurularda bulunmuş ve bunları birçok dilde yaymıştır.

Son olarak Büro’nun geniş proleter kamp içerisinde özel ve ayrık bir eğilim olarak var olduğunu savuna geldik. Kısaca bu kamp, işçi sınıfının sermayeden bağımsızlığını savunanlar olarak tanımlanabilir. Buna milliyetçiliğin her türünün karşısında olanlar, Stalinizm ve eski SSCB’de sosyalist hiçbir yan olmadığını teslim eden ama aynı zamanda Ekim 1917’nin tam bir dünya devrimi için başlangıç noktası olabileceğini kabul edenler dâhildir. Bu geniş çerçeve içerisinde bulunan örgütler arasında önemli politik farklılıklar bulunmaktadır. Bunlar arasında en önemlisi de üzerine çok tartışılan can alıcı, devrimci örgütün doğası ve fonksiyonu sorunudur. DPEB’nin yaklaşımının ana hatları şunlardır:

  1. Proleter devrim ya enternasyonal olacaktır ya da hiç olmayacaktır. Enternasyonal devrim enternasyonal bir partiyi gerektirir. Bu parti, işçi sınıfının geri kalanı arasında devrimci programı savunmak için örgütlenmiş sınıf bilinci en çok gelişmiş olan işçilerin somut politik ifadesi olacaktır. Tarih partiyi devrim anında biçimlendirme çabalarının çok yetersiz ve çok geç olduğunu göstermiştir.
  2. Bu nedenle DPEB, dünya komünist partisinin, politik program ve enternasyonal güçler bunun için var olur olmaz yaratılmasını hedefler. Ne var ki, Büro parti için vardır ve kendisinin onun tek önceden var olan çekirdeği olduğunu iddia etmez. Geleceğin partisi tek bir örgütün basit genişlemesi halinde ortaya çıkmayacaktır.
  3. Dünya partisinin kurulması mümkün olmadan önce, devrimci programın kesin detayları bütün ilgili yönleriyle, onun potansiyel kurucu unsurları arasında tartışma yoluyla netleştirilmelidir.
  4. Nihai olarak dünya partisini oluşturacak olan örgütlerin hâlihazırda içerisinde yeşerdikleri bölgedeki işçi sınıfı içerisinde anlamlı bir varoluşları olması gerekir. Mevcut propagandacı grupların biraz ötesindeki bir temel üzerinden enternasyonal partinin (ya da onun ilk hücrelerinin) ilanı, devrimci hareket için ileri bir adım olmayacaktır.
  5. Devrimci bir örgüt bir propaganda ağından fazlası olmak için uğraşmalıdır. Sınırlı olanaklılıklara rağmen, kendilerini bugün işçi sınıfı içerisinde devrimci bir güç olarak kurmak proleter örgütlerinin görevidir. Yarının devrimci mücadelelerine yön vermek ve örgütlemekte öncülük edebilmek için bugünün sınıf mücadelesinde öndeki yolu işaret edebilecek bir konumda olmak gerekir.
  6. Son devrimci dalgadan çıkan ders ne işçi sınıfının örgütlü liderlik olmadan yapabileceğidir, ne de partinin sınıf olduğudur (bu sonuncusu yeni Bordigistlerin metafizik bir soyutlamasıdır). Tersine liderlik ve onun örgütsel biçimi (parti) devrimci işçi sınıfının sahip olduğu en önemli silahtır. Onun görevi proleter iktidarının kitlesel organlarında (Sovyetlerde) komünist bir perspektif için mücadele etmek olacaktır. Ne var ki, parti işçi sınıfı içerisinde bir azınlık olarak kalacaktır ve bu yüzden de sınıfın geneline ikame edilemez. Sosyalizmi kurma görevi işçi sınıfının tümünündür. Bu görev, sınıf bilincine sahip öncüye bile devredilemez.

Devrimci Parti için Enternasyonal Büro Platformu

Kapitalizm

Bütün sınıflı toplumlar gibi kapitalist üretim biçimi de üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkinin acısını çeker. Kapitalizm altında emek gücü, yalnızca sahiplerinin (proletaryanın) varlığını sürdürmeleri ve kendilerini yeniden üretilebilmelerini garanti edebilecek değere karşılık gelen ücret karşılığı sattığı bir meta olarak var olur. Sınıfsal olarak bu durum (üretim araçlarına sahip olan ve onları kontrol eden) burjuvazi ile (bu üretim araçlarına emek gücünü katan) proletarya arasındaki çelişki ile ifade bulur. Emek bütün değerin kaynağıdır. Yalnızca emek gücü hammaddeleri metaya dönüştürebilir. Bütün metaların hem bir kullanım değeri hem de bir değişim değeri vardır. Kapitalistler ilkiyle, yalnızca alıcıdan ikincinin satış yoluyla alınmasını mümkün kıldığı kadar ilgilidir. Kapitalizmin kârının kaynağı, işçilerin emek gücünün ürettiği artı değer ile ifade bulan bu kapitalistleşmiş değişim değeridir. Sermayenin, emek gücünden her daim daha fazla artı değer elde etme çabası ise burjuvazi ile proletarya arasındaki, kapitalizm ile işçi sınıfı arasındaki sınıf mücadelesinin temelidir. Bu durum, kapitalizmin sözcülerinin işçi sınıfının ortadan kalktığını iddia ettikleri bu sözde post-endüstriyel toplumda, bir yüzyıl önce kapitalist ekonomistler emek gücünün zenginliğin kaynağı olduğunu reddettiği zamanki kadar geçerlidir. Temel sınıfsal çelişkiler, kapitalizm altında gerçekleşmiş teknolojik değişimlerden bağımsız olarak varlıklarını sürdürmektedirler.

Sermaye biçimleri

Bir yanda üretim araçlarının mülkiyetinin tam yasal biçiminden, diğer yanda ise ücretli emeğin sosyal karakterinin değişiminden bağımsız olarak çalışmanın sosyal doğası ile mülkiyetin kısıtlanmış sahipliği arasındaki temel çelişki varlığını sürdürmektedir. En önemli üretim araçlarının devlet mülkiyeti altına girmesi, onların finans sermayesinin mülkiyeti olarak kapitalist doğalarını değiştirmemiştir. Bu emperyalist dönemde sermayenin gerçek biçimidir. Ulusal veya çokuluslu tekellerin (‘sosyal’ bir sermaye gibi hareket ederek) ortak-hisseli biçimde yürütülmesi kapitalizmin çelişkilerinin bittiği anlamına gelmek bir yana, bu çelişkilere uluslararası bir boyut kazandırarak genişletir ve büyütür. Engels bunu çok önce görmüştür:

“Ama ne hisse senetli şirketler durumuna dönüşüm, ne de devlet mülkiyeti durumuna dönüşüm, üretici güçlerin sermaye niteliğini ortadan kaldırır. Hisse senetli şirketler bakımından bu durum açıktır. Ve modern devlet de, burjuva toplumunun, kapitalist üretim biçiminin genel dış koşullarını, işçilerden olduğu kadar tek tek kapitalistlerden de gelen saldırılara karşı korumak için kurduğu örgütten başka bir şey değildir. Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, esas olarak kapitalist bir makinedir: kapitalistlerin devleti, düşüncedeki kolektif kapitalist. Üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse, o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmamış, tersine doruğa çıkmıştır.” (Anti-Duhring)

Dolayısıyla yakın zamana kadar sosyalist olduğu söylenen ülkeler aslında devlet kapitalizminin özel bir biçimi olmaktan başka bir şey değillerdi: buralarda devlet maddi üretim araçlarını doğrudan kontrol ediyordu ve pazar üzerinde tekel sahibiydi. SSCB’nin acınası sonu, yalnızca, Ekim Devrimi’ni Rus bloğunun yıkılışından ayıran uzun yıllarda Komünist Sol’un geliştirdiği (ekonomi politiğin eleştirisine, yani Marksizme dayanan) analizini sadece doğruluyordu. Devlet mülkiyetinin trajik bir biçimde sosyalizm ile özdeşleştirilmesi, sözde Sovyet toplumunun klasik (Batı tipi) kapitalizmin örgütlenme biçimine dönüşüyle ortadan kalktı.

Emperyalizm

Eski SSCB ve onun tarafındaki devlet bir emperyalist blok oluşturuyordu. Bu bloğun çöküşü dünya kapitalizmi tarihinde yeni bir sayfa açtı; fakat bu sayfa kapitalist emperyalizmin hikâyesinin yalnızca bir bölümü. Kapitalist devletlerin rekabetinin bir ürünü olan 1. Dünya Savaşı kapitalizmin gelişiminde kesin bir dönüm noktasına işaret ediyordu. Bu, sermayenin yoğunlaşmasının ve merkezileşmenin, sermaye birikimi sürecinin bir parçası olan döngüsel krizlerin küresel krizler olacağı ve ancak dünya savaşları ile çözülebileceği bir evreye geldiğini gösteriyordu. Kısaca kapitalizmin yeni bir tarihsel evreye girdiğini doğruluyordu. Bu bütün devletlerin küresel kapitalist ekonominin bir parçası olduğu ve bu ekonomiye hükmeden kanunlardan kaçamayacağı emperyalizm evresi idi. Emperyalizm dolayısıyla sadece güçlü kapitalist devletlerin zayıf olanlara karşı uyguladığı bir politika değil, yüksek düzeyde gelişmiş kapitalist merkezlerin finansal veya sanayi kollarının çeper bölgelerin artı değerini soğurması anlamına geliyordu. Bu süreç hiçbir devlet sınırı tanımıyor, hatta çeper bölgelerdeki yerel burjuvazinin ulusal sadakatine bile ihtiyaç duymuyordu zira yerel burjuvaziler de uluslararası kapitalist sınıfın bir parçasıdırlar ve uluslararası finans sermayesinin mekanizmalarına geleneksel kapitalist metropollerin burjuvazisi gibi göbekten bağlıdırlar.

Kapitalizmin emperyalist döneminin, şeytani küresel savaş, yeniden yapılanma ve kriz döngüsü ile açılması, daha yüksek bir medeniyet biçimi ihtimalini (komünizmi) de tarihsel gündeme koydu. Ekim 1917’de Rus proletaryası, 1. Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkıma ve döktüğü kanlara karşı gelişen Avrupa ve dünya devrimci dalgasının ilk adımı olarak iktidarı aldığında bu durum çok dramatik bir biçimde doğrulandı. Öte yandan bu dönemin deneyimi aynı derecede dramatik bir biçimde yalnızca proleterlerin birbirlerini katletmeye ve ‘kendi’ uluslarını savunmaya teşvik etmekle kalmayıp sosyalizm adına savaş sonrası yükselen devrimi bastırmak için ellerinden geleni yapan İkinci Enternasyonal’in eski partilerinin büyük çoğunluğunun iflas etmiş olduklarını da gösterdi. Dolayısıyla Ekim’den önceki ve sonraki proleter siyasi örgütleri ayıran büyük bir fark olduğunu görebiliyoruz.

Kapitalizmin yükselişi ve egemen üretim biçimi olarak kemikleşmesi sırasında burjuva milliyetçisi veya anti-despotik hareketler Avrupa proleter kitlelerinin hareketliliği için bir çerçeve oluşturdular. Bu çerçeve içinde proleterler de devasa sendika ve parti örgütleri kurabildiler. Bu organlar içinde işçi sınıfı ayrı sınıf kimliğini kendi taleplerini ortaya koyarak ifade edebiliyordu, fakat tabi yine de çerçeve mevcut burjuva sosyal ve siyasi ilişkilerinin çerçevesiydi. Aynı zamanda, ana akım sosyal demokrat partiler hiçbir zaman Marksizmin siyasi ilkelerine göre hareket etmeseler de Marx ve Engels’in devrimci teorileri tanınıyor ve proleter siyasi yaşamının bir parçasını oluşturuyordu. Sosyalist partiler için Marx’ın öngördüğü devrim, açık bir şekilde belirtilmemiş yöntemlerle gelecekte bir gün gerçekleşecek uzak bir hedefti. Sosyalizm teoride uğruna mücadele edilen ‘şanlı gelecek’ olarak kaldı ve taktikleri belirleyen stratejik hedef, iktidara saldırı değil artarak parlamenter seçimler, sekiz saatlik iş günü, örgütlenme özgürlüğü ve benzerleri oldular.

Sosyal demokrasinin 1914’te emperyalizm ile örtüşmesi ise işçi sınıfı hareketinin belirleyici bir dönüm noktasına ulaştığını gösteriyordu. Bu komünistlerin, İkinci Enternasyonal (1889-1914) aracılığı ile kitle hareketine hâkim olan yalancı reformizmin güçlerinden tamamen ayrılmasına neden oldu. Dünya proleter devriminin başlangıcını duyuran Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşu, Marksizmin asli ilkelerinin zaferini gösteriyordu. Komünist faaliyetler artık yalnızca yeni bir toplumun inşasının koşullarının oluşturulması için kapitalist devletin devrilmesini hedefleyecekti.

Devrim ve karşı devrim

Bütün deneyimin derslerini anlamak isteyen devrimci Marksistler için Avrupa devrimci hareketinin yenilgisi ve Rusya’daki karşı devrimin doğası anlaşılması gereken birer sorun haline geldi. Karşı devrimci süreç bir yandan Üçüncü Enternasyonal içindeki partilere Rus devletini savunma zorunluluğunun, diğer yandan bu partilere sosyal demokrat strateji ve taktiklere geri dönmelerinin dayatılması ile Üçüncü Enternasyonal’e yansıdı. Benzer bir yozlaşma süreci, Troçki ve onun takipçilerinde de yaşandı: 1930’larda Troçki’nin girişçilik politikası ile sosyal demokrat ve işçi partilerine girmesi (sözde “Fransız dönüşü”), Troçkizmin SSCB’nin emperyalist hırslarına destek vermesi ile Troçkizm potansiyel devrimci bir akım olarak ortadan kalktı. Yenilginin derslerini çıkartmak ise başkalarına kaldı. Stalinistleşmiş Komünist Partilerin Rus yanlısı tutumlarına ve büyük Bolşevik deneyiminin devlet kapitalizmi sularında kaybolmasına rağmen, Rusya’nın emperyalist ve devlet kapitalisti doğasına dair Komünist Sol’un çıkardığı dersler, komünist programın bu deneyim ile birlikte tamamen ortadan kalkmasını engelledi. Bu da ikinci emperyalist savaş sırasında bile işçi sınıfının bağımsız bir partisinin ortaya çıkabileceği anlamına geliyordu. (Enternasyonalist Komünist Partisi 1943’te İtalya’da kuruldu.)

Karşı devrim deneyimi aynı zamanda devrimcilerin devlet, parti ve sınıf ilişkisine dair anlayışlarını derinleştirmelerini zorunlu kıldı. Eski devrimci partinin Rus karşı devriminde oynadığı rol, devrimci olabilecek pek çok kişinin sınıf partisi fikrini tamamen reddetmesine yol açtı fakat durum aslında bu kadar basit değildi. Sınıf partisi, sınıf bilincinin siyasi bir ifadesi olduğu için proletaryanın devrimci mücadelesi için yeri doldurulmazdır. Proletaryanın tamamının özgürleşmesini amaçlayan programın savunusunu yapan işçi sınıfının siyaseten en gelişmiş kesimini içerir. Tanımı gereği devrimci parti her zaman proletarya içerisinde bir azınlık olacaktır; fakat savunulan komünist program yalnızca işçi sınıfının tamamı tarafından gerçekleştirilebilir. Devrim sırasında parti, işçi sınıfının kitlesel organlarında programını öne sürerek siyasi liderliği almayı hedefleyecektir. Nasıl parti olmadan devrimci bilinç mümkün olamaz ise Rus devriminden çıkarılan ders de sınıf bilinci en çok gelişmiş partinin bile sovyetlerden (veya işçi sınıfının benzer kitle organlarından) yalıtılmış bir biçimde devrimi müdafaa edemeyeceğidir. Sovyetler işçi sınıfının siyasi iktidarının (proletarya diktatörlüğünün) bir ifadesidirler ve Rusya’da onların düşüşü ve siyasi yaşamdan uzaklaşmaları, kapitalist karşı devrimin çocukluk aşamasındaki Sovyet devletini boğuşunu ifade ediyordu. Bolşevik komiserlerin elinde kalan iktidar, onlar yorgun ve bitkin işçi sınıfından yalıtıldıkça kapitalist devletin iktidarına dönüştü. Gelecek dünya devriminde enternasyonal parti, sınıf hareketine yalnızca en başından beri oluşumunu destekleyeceği kitlesel sınıf organları içerisinden liderlik etmelidir. Öte yandan zaferi garanti edecek bir şey yoktur ve devrimci parti, yenilgi korkusuyla mekanik engeller oluşturarak elleri kolları bağlı duramaz. Ne parti ne de sovyetler karşı devrimin gerçekleşmeyeceğini garanti edemez. Zaferin tek garantisi, çalışan kitlelerin sınıf bilincinin kendisidir.

Devrimci parti

Sınıf partisi veya onun öncülleri olan siyasi örgütler, işçi sınıfının tamamının kurtuluş programını savunmak için örgütlenmiş, proletaryanın en bilinçli kesimini oluşturur. Marksizmin araçlarını kullanarak sınıfın tarihsel deneyiminin siyasi derslerini çıkartır, bu programı ve onunla gidecek strateji ve taktikleri netleştirir. Geleceğin dünya partisinin işçi sınıfına hükmetmek isteyen her çeşit karşı devrimci ve milliyetçi eğilimin etkisinden kitleleri uzaklaştırmak görevi olacaktır. Çalışan kitleler, kapitalizmin küresel krizinin maddi çelişkilerinin baskısı altında bir kez daha sömürenlerine karşı tarihsel sahneye çıkınca parti temel görevini tamamen yerine getirmenin koşullarını bulacaktır. Bu görev, kitleleri komünist programa kazanmak ve mücadeleyi kapitalist devletin devrilmesine götürmek için siyasi liderliği kazanmaktır. Dolayısıyla devrim, yalnızca devrimci örgüt -sınıfın başında olan komünist parti- devrimci programın siyasi düşmanlarına cepheden saldırabilecek kadar gelişmişse ve buna hazırlıklı ise başarılı olabilir. Dolayısıyla partinin doğuş anını devrim anının kendisine koyan veya onun rolünü propaganda ve devrimi “vaaz etmek” ile sınırlandıran yaklaşımları reddediyoruz.

Proleter siyasi güçlerin şu anda örgütlenme zorunluluğuna karşın, koşullar geniş kitleleri etkileme kabiliyetine ciddi kısıtlamalar getiriyor. Emperyalist dönem boyunca toplum üzerindeki burjuva egemenliği, hayatın her alanına nüfuz edebilecek kadar belirginleşti ve yayıldı. Üretim araçlarının emperyalist finans sermayesi elinde yoğunlaşmasının yanı sıra burjuvazinin siyasi ve ideolojik egemenliği de eşi benzeri görülmemiş bir noktaya ulaştı. Marx’ın bir yüzyıldan çok daha önce söyledikleri bugün her zaman olduğundan çok daha geçerli:

“Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir, egemen düşünceler, fikirler biçiminde kavranan maddi, egemen ilişkilerdir, şu halde bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerin ifadesidirler; başka bir deyişle, bu düşünceler, onun egemenliğinin fikirleridirler.” (Alman İdeolojisi)

Toplumsal barış koşullarında ve özellikle emperyalizmin kalbinin attığı, burjuvazinin egemenliğinin en geniş ve gelişkin olduğu yerlerde, Marx’ın bu sözleri proletaryanın burjuva ideolojisi ve örgütlerinin ağırlığına tamamen maruz kaldığını gösteriyor. Buna karşın, bu durum proletaryanın tamamı ile tarihsel mücadelesinin siyasi ifadesi olan komünist parti arasında bir ayrım oluşturuyor. Burjuvazinin ideolojik ve siyasi egemenliğinde bir kırılma yaratabilecek olan ise ekonomik ve toplumsal kriz dönemleridir. O zamana kadar devrimci program ve onu temsil eden siyasi örgütler sınıftan zor ile ayrılmış bir biçimde var olmaya devam edecekler. Bu ayrım iradi bir eylem ile veya basitçe örgütsel yöntemlerle aşılamaz niteliktedir.

Öte yandan, 2. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan birikim döngüsü sona yaklaşıyor. Savaş sonrası kalkınması çoktan yerini ekonomik krize bırakmış durumda. Bir kez daha emperyalist savaş mı proleter devrim mi sorunu tarihsel gündeme yerleşiyor ve dünyanın her yerinde devrimcilerin sınıfla arasındaki uzaklığın kapatılmasını zorunlu kılıyor. Küresel tekelci kapitalizm döneminde hiçbir ülke kapitalizmi savaşa sürükleyen dinamiklerden kurtulamaz. Kapitalizmin engellenemez biçimde savaşa gidişi, bugün proletaryanın çalışma ve yaşama koşullarına yapılan saldırı ile de ifade ediliyor. Bu nedenle sömürenlere karşı enternasyonal proleter mücadelenin maddi koşulları oluşmuş durumda. Dolayısıyla bugün komünist devrimin gerekli ve mümkündür.

Eksik olan böylesi bir mücadeleyi hazırlayacak olan devrimci siyasi parti.

Örgütün Rehber İlkeleri

  1. Tarihin ulusal kurtuluşun ilerici olduğu dönemi, 1914’te Birinci Emperyalist savaş ile sona erdi. Kapitalizmin emperyalist dönemdeki küresel niteliği, dünyadaki toplumsal formasyonların belirgin çeşitliliğinin farklı üretim biçimlerinin bir yansıması olmadığını gösterdi. Dolayısıyla proletaryanın devrimci faaliyet için dünyanın farklı yerlerinde farklı stratejiler belirlemesine gerek yoktur. Marx’ın çalışmaları zaten üretim biçimi ile onunla gelen sosyal formasyonlar arasındaki ayrımı aşağı yukarı ifade etmiştir. Sınıflı toplumun tarihsel deneyimi, farklı sosyal formasyonların ve farklı tarihsel süreçlerin kapitalist üretim biçimi altında var olabildiğini göstermiştir. Bununla birlikte tüm bu farklılıklar, ulusal, etnik, kültürel farkları kendi varlığını müdafaa etmek amacıyla kullanan emperyalizmin egemenliği altında bulunurlar. Nasıl sosyal kesimler ve gelenekler bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye değişiyorsa, burjuvazinin siyasi egemenliğini uygulama biçimi de değişkendir. Fakat her halükarda temsil ettikleri gerçek güç kapitalizmdir, değişmez. Ulusal sorunun dünyanın bazı yerlerinde hala var olduğunu ve proletaryanın kendi devrimci strateji ve taktiklerini ulusal burjuvazi ile (veya daha kötüsü emperyalist cepheler ile) bir ittifak yapmak uğruna bir kenara bırakması gerektiğini savunan her yaklaşım kesinlikle reddedilmelidir. Yalnızca proletarya kendi sınıf çıkarlarını savunmak için birleşirse bütün ulusal baskının temeli lağvedilir. Devrimci örgütler ırksal veya kültürel ayrımlardan dolayı sınıf dayanışmasını engellemeye çalışan ideolojilerin hepsini reddederler.
  2. Kapitalist egemenliğin evrensel doğası evrensel bir devrimci strateji gerektirir. Proleter devrim ve proletarya diktatörlüğünün oluşturulması her ülkenin komünist partisi için temel şiarlar olacaktır. Özel durumlara dair farklar veya daha net bir biçimde ifade etmek gerekirse, burjuva egemenliğinin sosyal ve siyasi biçimlerindeki çeşitlilik, farklı taktik yaklaşımları gerektirir. Yine de proletaryanın enternasyonal örgütünün taktikleri her zaman onun evrensel devrimci programı tarafından belirlenir. Demokratik mücadeleler çağı uzun süre önce bitmiştir ve emperyalist dönemde tekrarlanamazlar. Kimi temel özgürlük talepleri hala devrimci ajitasyonun bir parçası olabilecekse de komünist parti taktikleri devletin devrilmesini ve proletarya diktatörlüğünün kurulmasını hedefler.
    Komünistlerin, işçi özgürlüğünün parlamentolar aracılığıyla kazanılabileceğine dair yanılsamaları yoktur. İlkin hâkim sınıfın biz sosyalizmi getirirken uysalca seyirci kalacakları yalnızca “parlamenter ahmaklığın” (Marx) bir yanılsamasıdır. Parlamenter demokrasi yalnızca burjuva diktatörlüğünü gizleyen bir incir yaprağıdır. Demokratik kapitalist toplumdaki gerçek iktidar organları parlamentoların dışında, devlet bürokrasisinde, onun güvenlik güçlerinde ve üretim araçlarını kontrol edenlerdedir. Parlamento burjuvazi için, işçilere kimin yönettiğine dair yanılsamalar verdiği için faydalıdır. Dolayısıyla devrimciler parlamenter seçimlere, işçilere kendi sınıfsal zeminlerinde mücadele etme çağrısı yaparak karşı çıkarlar. Yalnızca kapitalizmin ve onun devlet organlarını yok edilmesinin işçi sınıfı için gerçek ifade ve örgütlenme özgürlüğünü getireceğini göstermek devrimci partiye kalmış bir görevdir.
  3. Sendikalar işçilerin emek gücünün satışının pazarlayıcıları olarak ortaya çıkmıştır. Sendikalar emek ve sermaye arasında uzlaşı kurumlarıdır. Kapitalizmin devrilmesi için faydalı değildirler ve hiçbir zaman olmamışlardır. Emperyalist evrede, sosyal içeriklerinden bağımsız olarak bu örgütler, özellikle saldırı altında olduğu önemli anlarda kapitalizmin müdafaası için çalışırlar. Buradan da devrimcilerin sendikaları fethetmelerinin veya onları devrim organlarına çevirmelerinin imkânsız olduğu sonucu ortaya çıkar. Her yerde proleter devrim sendikalarla savaşmak zorundadır zira sendikalar karşı devrimin kaleleri olacaktır.
    Son devrimci dalganın ve onun ardından gelen karşı devrimin deneyimi, devrimci Marksistlere sendikanın sınıfın siyasi azınlığının programını ve sloganlarını işçi sınıfının tamamına aktarmak için kullanacağı uygun kitlesel mücadele organları olmadığını ve olamayacağını göstermiştir. Komünist teorinin geleneksel olarak hem mücadele hem de iktidar organları olarak gördüğü gerçek kitle organları yükselen sınıf mücadelesi koşullarında ortaya çıkarlar. Tarihsel olarak komün veya sovyet (işçi konseyi) biçimlerinde ortaya çıkmışlardır. Nasıl ki komünistler siyasi liderlik konumuna yalnızca özel durumlarda ulaşabiliyorsa, tam da bu yüzden işçi sınıfının yarattığı ve komünist liderliği mümkün kılan kitle organları yalnızca devasa mücadele dönemlerinde ortaya çıkarlar. Fakat böylesi durumlar dışında parti, siyasi liderlik çalışmasını ve sınıfın öncülerini geliştirmelidir. İşçi mücadelelerine katılmak, bu mücadelelerde özgüven yaratmak ve ileri giden yolu göstermek komünistlerin sürekli bir görevidir. Mücadelelerin anlık düzeyden olumlu bir biçimde gelişmeleri, sermayeye karşı daha geniş bir siyasi mücadeleye dönüşme ihtimali, işyerlerinde komünistlerin faal mevcudiyetine bağlıdır. İşyerindeki en bilinçli işçileri, sendikal faaliyet için değil işçi sınıfının geniş kitlesi ile parti arasında doğrudan bir bağlantı olarak örgütlemenin yolunu bulmak komünist örgütün görevidir.
  4. Rusya’da Ekim devriminin zaferi ile başlayan devrimci süreç, Rus devleti kapitalist ekonomik temellerini savunmak için içe kapandığı zaman son buldu. Bu Sovyetler Rusya’sının yalıtılmasının ve temel Avrupa ülkelerindeki proleter devrim dalgalarının yenilmesinin bir sonucuydu. Bu deneyim Marksistlere kesin bir biçimde tek ülkede sosyalizmin imkânsız olduğunu gösterdi. Hiçbir sosyalist veya devrimci devlet gerçek bir enternasyonal devrimci sürecin dışarısında var olamaz. Ancak bu, proleter ayaklanma bir ülkede galip gelince gerçek sınıf iktidarını ifade edemez demek değildir. Eğer farklı yerlerdeki devrimci hareketler başarılı olamazlarsa ve yeni toplumsal ilişkilerin inşası ihtimalini somut bir biçimde gündeme getiremezlerse o gücün müdafaa edilmesi imkânsız olacaktır anlamına gelir.
  5. 20’lerin ikinci yarısında Komünist Enternasyonal artık tümüyle Rus Partisi’nin egemenliğindeydi ve uluslararası işçi sınıfının stratejik ve taktik ihtiyaçlarını yürütmenin merkezileşmiş bir aracı olmaktan çıkmıştı. Avrupa’da ve Çin’de devrim için potansiyel taşıyan ne varsa, artık [SBKP]devletinin kendisini korumasının hizmetkârı olan Komintern politikaları tarafından bozguna uğratılmıştı. SSCB’nin kendisinde devrimci sürecin kırılması, kapitalist toplumsal ilişkilere dayanan [Stalin’in altında] işçi sınıfı karşıtı diktatörlüğün güçlenmesine yol açtı. SSCB gibi geniş bir ülkedeki böylesi bir rejimin gelişimi, onun emperyalist bir güç olarak yeniden ortaya çıkması demekti. Stalinist devletin ve çeşitli ulusal komünist partilerin katıldığı, ilkin İspanya’daki savaşın, ardından İkinci Dünya Savaşı’nın karakteri buydu. İkinci Dünya Savaşı’nı takiben Doğu Avrupa’daki ülkeler Rus emperyalizmi tarafından ele geçirildi ve Stalinist devlet kapitalizmi modelini benimsediler. Perestroyka’nın başarısızlığı ve bu bloğun çökmesi bir “işçi devletinin” en sonunda yozlaşma sürecini tamamladığının bir işareti değil, en zayıf “süper güçte” kapitalist krizin bir yansımasıydı.
  6. Çin’de farklı bir süreç aynı sonucu doğurmuştur. Burada devlet kapitalisti bir rejim bugün bile emperyalist ittifak sistemi içerisindeki “doğru” rolünün arayışı içerisindedir. Çin tarihindeki temel fark onun Rus 1917 Ekim’i ile kıyaslanabilecek bir proleter devrimi olmamasındadır. Mevcut Çin rejiminin tarihi Kanton ve Şanghay’da ki 1927 proleter hareketinin trajik yenilgisidir. Bunu köylülüğün komandoluğunu yaptığı bir sınıflar bloğu tarafından yürütülen ulusal bir savaş takip etmiştir. Bu savaş [Stalinist] himaye altında ve aynı türden ileri derecede merkezileşmiş devlet kapitalisti ilişkiler içerisinde bir rejimin kurulmasıyla sonlandı. Yeni-Stalinizm bayrağı altında 60’larda Rus etki alanından çıkan bu rejim, kendisini 70’lerde ABD’ye dönmüş buldu. Bu görünüşte çelişkili hamlelerin her birinin kaynağında ekonominin kontrolünü koruma ve sermaye birikimini cesaretlendirme çabaları bulunmaktaydı. Çin hiçbir zaman proleter bir iktidar olmadı ve Maoizm ideolojisi, kitleleri ulusal sermayenin çıkarı için kendi çıkarlarını kurban etmeye zorlamaktan başka bir şey değildi.
  7. Yukarıdaki maddelerde göstermektedir ki, zaman etkin bir biçimde enternasyonal devrimci partiyi, Proletaryanın Enternasyonal Partisini kurmak için çalışma zamanıdır. Proletaryayı gericiliğin ve savaşın güçlerine politik olarak boyun eğdirmeye karşı savaşma görevi, eksik devrimci güçler elverdiği ölçüde etkin bir şekilde geliştirilmelidir. Bu durum devrimci güçlerin enternasyonal ölçekte örgütlenmesini ve merkezileştirilmesini gerektirir. Bugünün devrimci güçlerinin dünyanın her yanına dağılmış parçalı mücadelesini, yarının enternasyonal devrimci partisinin politik ve askeri mücadelelerine taşıma süreci, yeni kadroların örgütlenmesini ve politik olarak homojenleşmesini sağlamak için komünistlerin azami çaba göstermesini gerektiriyor. Proletaryanın Enternasyonal Partisinin biçimlenmesi, birlikte çalışan ve devrim programı ve platformu konusunda anlaşmış türlü “ulusal” örgütlerin dağılmasıyla gerçekleşecektir. Parti İçin Enternasyonal Büro, bu örgütlerin birleşmesi ve koordinasyonu için bir odak olmayı hedeflemektedir. Onun tüzüğü, tekil olarak bağlı parçaların nihai çözülmesi ve bunların sağlam bir enternasyonal yapıda merkezileşmesi ile sonuçlanacak olan örgütsel homojenleşme için bir zemin oluşturacaktır. Bu noktadan sonra Büro kendi önüne koyduğu hedefi tamamlamış olacaktır.
Devrimci Parti için Enternasyonal Büro 1997 - Türkçeye 2009 yılında, gözden geçirilmiş İngilizce 2005 çevirisinden çevrilmiştir