Bir önceki yazımızda(1) Türkiye’de birçok sektörde artan grevlerden bahsetmiştik. Alpin Çorap fabrikasında, BBC Türkiye’de ve Trendyol’da işçiler hali hazırda kazanım elde ettiler; diğer grevler ise hâlâ sürmekte. İşçilerin yazılı veya görsel röportajlarında ilginç dayanışma örnekleri de duymaktayız. Örneğin Migros depo işçileri greve başladıklarında, Migros çevre illerden yeni işçiler getirerek grevi kırmaya çalışmasına rağmen, yeni gelen işçiler de grev yapan işçilere destek verdi. Birçok işkolundan işçi örgütlenmeleri birer birer ‘’birbirlerinden aldıkları cesaretle greve başladıklarını’’ duyuruyorlar.
Böylesi bir tabloda işçiler kimi zaman kolluk kuvveti saldırısıyla karşı karşıya kalıyorlar. Migros depo işçilerine polis saldırısı oldu ve 150yi aşkın işçi gözaltına alındı, devamında ise 250 işçi işten çıkarıldı.Bu konuda en iyi örneğin ise Farplas Otomotiv olduğunu düşünüyoruz. DİSK’e bağlı Birleşik Metal İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Kocaeli – Gebze’de bulunan Farplas fabrikasında işçiler sendikal hakları için greve gitmişlerdi. Bunun sonucunda 150 işçi işten atıldı. Bunun üzerine vardiyadaki işçiler hem sendikal hakları için hem de arkadaşlarının işe geri dönmesi için kendilerini fabrikaya kitleyerek, fabrikayı işgal ettiler. Polis saldırıya hazırlanırken, işçiler fabrikanın çatısına çıkarak istediklerini alamazlarsa kendilerini aşağı atacaklarını duyurdular. Sonucunda ise 200 işçi gözaltına alındı. Bu tablo, bir yanıyla hem kapitalizmin işçi sınıfını sürüklediği bataklığı resmederken bir yanıyla da sendikal mücadelenin hapsolduğu ‘’yasal sınırların’’ işçi sınıfının hamlelerine karşı yetersiz kaldığının göstergesi idi. Bu nedenle, işçilerin, kritik anlarda sendikanın “meşru” sınırlarını aşması, sınıfın kendi yöntemlerini yaratabileceğinin iyi bir örneği olarak karşımıza çıkıyor.
Örneğin, Migros, Trendyol ve Yemek Sepeti işçilerinin grevleri esnasında, bu şirketlerin boykot edilmesi için çağrı yapıldı. Boykot bir yanıyla işçilerin hızlı kazanım elde edebilecekleri bir araç olabilme ihtimalini barındırırken, diğer yandan grevleri lokal ve meşru bir alana hapsediyor. Üstelik, insanların boykota verdikleri desteğin büyük çoğunluğu da Migros’un işçilere “haklarını” vermemesi üzerinden şekilleniyor. Böylece düşman hakları vermeyen birkaç kapitalist şirkete indirgeniyor ve böylece sorun kapitalizmin kendisi olmaktan çıkıyor. Sendikanın sermaye ile işçi sınıfı arasındaki ‘’aracı’’ rolü onları eninde sonunda ‘’uzlaşmacılığa’’ sevk ederek mücadeleyi bir ‘’işçi sınıfının burjuvaziye karşı olan hak mücadelesi’’ olarak ele almalarını sağlıyor. “Haklar mücadelesi’’ işçi sınıfının mücadelesini, kapitalist sistemin yasal sınırları içerisinde tutuyor, işçi sınıfının mücadelesinin meşruluğu burjuva hukukunun tanımladığı ‘’meşruluk’’ çerçevesinde ele alınıyor. Bu siyasi hatta ise ‘’haklar’’, işçi sınıfının, burjuvazinin ekonomik ve politik krizi içerisinde elde edeceği birtakım hukuki ve maddi ‘’kazanımlardan’’ öteye geçmiyor. Tam olarak bu sebepten, sözde bağımsız bir sendikanın sözcüsü , mücadele ederek %38.8’lik bir zam kazanmış Trendyol işçilerinin ardından mücadelenin bundan sonraki evreleri için ‘’sevimsiz eylemlerden uzak duracağız’’ cümlesini kurabiliyor. Çünkü, sendikal mücadele için sevimlilik, kapitalizmin hukuki ve ahlaki meşruluk sınırları içerisinde kalmaktan geçmektedir.
Diğer yandan, Yemeksepeti kuryelerinin örgütlü olduğu Nakliyat İş Sendikası, işçilerin mücadelesini selamlarken, işçilerin ‘’Nakliyat İş önderliğinde’’ mücadeleyi kazanacaklarını söyledi. Burjuva solu ve sendikalar, kendilerini sınıfın yerine konumlandırarak ve sınıfın mücadelesini gölgeleyerek, Türkiye’deki mevcut eylemlerde Stalinist reflekslerini gösteriyor. İşçilerin elde ettiği bu kazanımlar, sendikalar, örgütler veya siyasi partilerin mücadele yöntemleriyle değil; işçilerin cesareti, dayanışması ve birliği sayesinde olmaktadır. Komünistler olarak ise görevimiz; sınıfın yerini alıp onların mücadelesini gölgelemek veya sınıftan bağımsız bir sınıf önderi olmak değil, işçi sınıfının bilincini devrimci bir seviyeye taşımak için çabalamak, işçilerin mücadelelerini en geniş kitlelere yaymak ve işçi sınıfının kendi partisi olan enternasyonal partiyi kurmak için mücadele etmektir.
<h2>İşçi̇ Sinifi Neden Sendi̇kal Mücadeleyi̇ Aşmali?</h2>
Tüm bu işçi-sendika-kapitalizm üçgeninde işçilerin, mücadele için ilk başvurdukları yerin sendikalar olması şaşırtıcı değil; yasal çerçeveler içinde en ulaşılabilir mücadele alanı sendikalardır. Ve bu yasal çerçeve içerisinde mücadele etmek; hayatta kalmanın zorlaştığı bu ekonomik krizde işten atılma korkusu yaşayan işçiler için kullanışlı bir tercih olarak görülür. Fakat, işçilerin bu mücadelelerle elde ettikleri kazanımlar, kapitalizmin çöküş aşamasında uzun vadede kalıcı olmayacaktır. Ancak, işçilerin mücadele içerisinde kapitalizmi ve onun ideolojik saldırılarını, uzlaştırma araçlarını(düzen partileri, sendikalar, seçimler gibi) tanıması, mücadelesini enternasyonal boyuta taşımak zorunda olduğunu fark etmesi, sınıfsız toplumun inşası için kalıcı bir kazanım olacaktır. Mücadele içerisinde Marksizmin en önemli aracı olan “eleştiriyi” kullanmamızın nedeni de budur:
"Marx'ın da başka bir bağlamda söylediği gibi, “eğer şeyler ve onların özü aynı olsaydı, o zaman bilime ne gerek kalırdı?” Başka bir deyişle, baktığımız olgunun arkasında ne olduğunu açıklamak zorundayız. Sendika meselesine biraz daha yakından bakıldığında, tamamen farklı bir gerçek ortaya çıkıyor.(2)"
Sendikalar tarihsel olarak her zaman "aracı" rolüne sahip olmuşlardır, ancak geçmişte bu, birçok nedenden dolayı her zaman açıkça görünmüyordu. Şimdi, aracı olarak asıl rollerinin “uzlaşmalar” yapmak olduğunu -ancak her zaman patronların lehine- gizleyebilecekleri hiçbir engel yok. Reformistler, sendikalarla ilgili tek sorunun liderleri olduğunu ya da bürokratik olduklarını ve bu nedenle sendikaların "devrimciler" tarafından ele geçirilmesi gereken bir mücadele alanı olduğunu iddia ediyorlar, ancak bu sav sendikanın başına geçen herkesin aynı şekilde davrandığını gösteren deneyimlerle defalarca çürütüldü. Dolayısıyla sorunu sendikaların sahip olduğu belli özelliklere değil, yalnızca rolleri ve işlevlerine bakarak anlayabiliriz.
Sendikaların sermaye ve emek arasında bir aracılık organı olması, tarihsel olarak değerlendirilmesi gereken bir unsurdur. 19. yüzyılda ortaya çıkan sendikalar, işçilerin kendileri tarafından oluşturulmuştur. Sendikalar, 19. yüzyılın sonlarına kadar yasadışıydılar. Ancak emperyalizm çağına doğru ilerlediğimizde, kapitalizmin çelişkileri tırmandıkça, devlet sistemi bir arada tutmaya çalışma sürecinin içine daha da çekildi. Bunun bir parçası olarak, sömürü oranını sabitlemek için sendikaların “aracı” rolü, yavaş yavaş kapitalizm için olumlu kabul edildi. Devlet sendikaları tanımakla kalmamış, onlara yasal statü de vermiştir. Böylece sendikalar da “meşruiyet” çerçevesine hapsedildi. Grevleri askıya alarak ve her bir ulusal sermayenin savaş amaçlarına desteklerini ilan ederek Birinci Dünya Savaşı'nın her yerinde kapitalist devletleri ödüllendirdiler. Ve o zamandan beri sendikalar, işçilere şurada burada birkaç kırıntı verdiği sürece sisteme bağlılıklarını ne kadar çok taahhüt ettiyse, o kadar bürokratik hale geldiler ve işçilerin gerçek çıkarlarını o kadar az temsil ettiler. Sendikaların neye dönüştüğünün eleştirilmesi soyut bir “sendikalardan ayrılın” çağrısı olarak anlaşılmamalıdır. Sendikalarda (en düşük seviyeler dahil) herhangi bir resmi pozisyonu reddetmemize rağmen, devrimciler her zaman işçilerin olduğu yerdedir. İşçilerin gerçek çıkarlarını ancak bürokrasiyle herhangi bir ilişkiden uzak kaldığımızda ifade edebiliriz. İşçi sınıfının mücadelesini her alanda destekliyoruz, ancak bunun yalnızca işçilerin kendi mücadele biçimlerini meclislerde ve seçilmiş grev komitelerinde yaratmaları durumunda gerçekleşebileceğinde ısrar ediyoruz. Sendikal mücadelenin sınırlı doğasını aşarak sınıfın özgüvenini kazanması ve mücadelesini geniş kitlelere yayması gerektiğini vurgulamaya çalışıyoruz. Krizde yeniden yükselen sınıf mücadelesi, kendisine "haklar" ve reformlar dayatan, burjuva ideolojisine saplanmış soldan kaçınmalıdır. İşçi sınıfı, sınıfsız bir toplumu yalnızca devrimci enternasyonal mücadelenin yaratabileceğini ve gezegenin kaderinin bizim elimizde olduğunu anlamalıdır. Kapitalizmin çoğalan krizleri, bu mücadelenin her zamankinden daha acil olduğunu gösteriyor. Kazanacak bir dünyamız var!
-- Mimi ve Medusa _
ICT’nin Türkiye sempatizanları
<h2>Notlar:</h2>
(1) https://www.leftcom.org/tr/articles/2022-02-02/turkiye
(2) https://www.leftcom.org/en/articles/2010-03-01/unions-whose-side-are-th…
